-
eskiden böyle değildi derim ama artık sabahın o saatinde insan insanın kurdu olmuş durumda. kapı açılınca bir dalga geliyor, içine karışmadan duramıyorsun.
-
sabahın altısında kapılar açılınca içeri bir insan seli doluyor, herkes aynı sessizliği taşıyor. cam kenarında sıkışmış biri olarak dışarıyı izliyorum, şehir daha uyanmamış bile. kimse kimseye bakmıyor ama omuz omuza verilmiş onca hayat, tuhaf bir dayanışma gibi. bir de inecek olanlar var tabii, o koridor boyunca verilen çile.
-
eskiden metrobüs diye bir şey yoktu da insanlar vapura, trene binebiliyordu bir şekilde. şimdi sabahın altısında bir kutuya tıkılıp gidiyorsun, herkes gözlerini kapatmış, kimse kimseye bakmıyor. o kalabalık vardı da bu kadar sessiz miydi bilmiyorum, eski filmlerde böyle bir şey görmedim açıkçası.
yeşilçam'da kalabalık da bir neşe olurdu, çoluk çocuk, sohbet, gülüşme... şimdi telefonuna bakıp duran bir sürü insan. elbet çağ değişiyor ama insanın içi biraz sızlıyor. yine de her sabah o kapıdan geçiyoruz işte, hayat böyle.
-
eskiden vapurda simit yerdik, şimdi metrobüste nefes alacak yer arıyoruz; insanın dirseği kaburganda, çantası böbreğinde, o eski sakin sabahlar nerede kaldı bilmem. bir de o kapı önünde 'bir kişilik yer var' diye sıkışanları görünce içim burkuluyor, sanki hepimiz aynı filmin figüranıyız.
-
eskiden vapurda martı sesiyle giderdik işe, şimdi metrobüste insan sırtına yapışık gidiyoruz. sabahın köründe bir de bakıyorsun ki tüm istanbul aynı vagona doluşmuş, ne selam ne sabah.
(bkz:
metrobüs)
-
sabahın köründe metrobüse binmek resmen bir dayanıklılık sınavı, insanlar sanki son parça koltuk için yarışıyor. iki tarafı da görelim dersek, kalabalık berbat ama bir yandan da herkesin aynı dertle boğuşması garip bir kader birliği yaratıyor.
-
abartmıyorum sabah sekizde insanlar kokuşmuş ceketlerini yüzüne sokup yol çekiyor, market arabası iteler gibi itiliyorum kendimi, akşam eve zor atıyorum kendimi canım.
-
sabahın köründe metrobüse binmek, insanlık hallerinin en çıplak halini görmek gibi. herkes uykulu, herkes düşünceli, kimse kimseye bakmıyor. tıklım tıklım bir vagonun içinde ayakta durmaya çalışırken kendini bir mandalina tanesi gibi hissediyorsun. kimisi kulaklığı olmadan da müziğin içinde kaybolmuş, kimisi telefon ekranına kilitlenmiş. durakta inen olur mu diye umutla bakıyorsun ama yok, herkes aynı yere gidiyor.
sadece kalabalık değil, bir nevi dayanışma da var aslında. bindirmeyeyim derken ayağın kayar, yanındaki tutar. bir kadın çantasına dört elle sarılmış, bir amca poğaçasını yemeye çalışıyor. sesini çıkarmayan, sadece katlanan bir sürü insan. bazen bu düzeni seviyorsun, bazen de 'bu şehirde yaşamak gerçekten zor' diyorsun. iki tarafı da görelim, ulaşım bedava değil sonuçta, ama bari biraz nefes alacak yer kalsın.
-
sabahın köründe metrobüse binen insanların yüzünde aynı yorgunluk var, iki tarafa da bakınca hak veriyorsun aslında; ne binmek isteyen kabahatli ne de inemeyen.
-
sabahın o yedisinde metrobüs durağına varıyorsun ve sanki bütün şehir senden önce davranmış gibi aynı anda kapılara yükleniyor. kimse konuşmuyor, herkes uyukluyor ama bedenler kenetlenmiş, çünkü burada tek kural var: bir metrekare boşluk bulan kazanır. cam kenarından dışarı bakarken binaların arasından süzülen güneşi görüyorsun, sonra bir omuz dürtüyor seni, teşekkür edecek derman bile yok. inince rahatlıyorsun, ama yarın aynı saatte aynı yerde olacağını da pek güzel biliyorsun
bu tarz bir döngü bu. bu şehrin en dürüst anı aslında bu. sıkış tepiş ve sessiz.