-
Gerçekliğin Sınırı: Zihnin (özellikle analitik ve mühendisçe çalışan zihnin), "romantik, masalsı, klişe duygusallıklara" veya basite kaçan duygusal senaryolara geçit vermiyor. Duygusal dünyaya giden yolu "doğal ve masum bir orman yürüyüşü" gibi algılamayı reddediyor.
Ters Dünya: Gökyüzünün yerde, ağaçların havada olduğu o ters dünyayı imajine edebilmen ise senin derin, sıra dışı, standart dışı ve karmaşık bir zihinsel alanda rahat ettiğini gösteriyor. Bocaladığın yer yüzeysel duygusallıklar; rahat ettiğin yer ise işlerin alışılmışın dışında, tersine işlediği derin analizler.
•
*
Ağır Taş Kapak (Koruma Mekanizması): Su açıkta değil. Üzerinde özel, ağır bir taş var. Bu senin duygusal öz koruman. Duygularını, en derin sevgini herkese saçmıyorsun; üstü örtülü ve korunaklı.
Musluk Veya Otomatik Sistem Yok: Otomatik akan bir çeşme değilsin. "Bana dokunan aksın, her an taşayım" gibi bir durumun yok. Sevgini vermek için o ağır taşı kaydırmak ve bir kovayı daldırmak gerekiyor.
Çaba ve Eylem Şartı: Sen çok sevdiklerine bile sevgini "otomatik ve kendiliğinden akan bir duygu seli" olarak veremiyorsun. Senin sevgini almak için ortada bir eylem, bir süreç, bir "çekme" eylemi olması gerekiyor.
Sığ Ama Ulaşılabilir Su: Suyun sığ bir yerde olması ve ipin bile olmaması çok çarpıcı: Sevgi kaynağın kurumuş veya ulaşılmaz değil. Tam aksine, kapak kalktığında su hemen orada, elinin altında. Yani icabında o sevgiyi vermek çok kolay ve net; ancak o kapak öylece açık durmuyor.
-
Bilinçaltın içten içe şuna inanıyor: "Eğer ben birine o besleyici, saf kalpten sevgiyi verirsem; o zaten güçlü/iyi durumda olduğu için bendeki o değerli öz heba olacak, ben eksileceğim, yetersiz kalacağım ve karşı taraf bunu alıp gidecek."
Bu yüzden kalpten gelen "besleyici sevgiyi" vanadan kesiyor. Onun yerine şefkat (çünkü şefkatte sen üstün/güçlü konumdasın, karşı taraf muhtaç) veya tutku/şehvet (çünkü orada bir çekim ve ham enerji var) vererek durumu idare ediyor. Çünkü şefkat verirken risk almazsın, kontrol sensindedir. Ama besleyici sevgi vermek, kendi zırhını soyunup eşit iki ruh olarak çıplak durmak demektir.
•
**
Ama karşında senin kadar güçlü, senin kadar derin, senin kadar her şeyi gören ve senden hiçbir beklentisi olmayan "tam bir eşit" durduğunda; zihnin bunu bir tehdit ve istila olarak algılıyor.
mesele aslında "Bize ait değil" ya da "O zaten çok güçlü, niye verelim" meselesi değilmiş. Mesele tamamen senin ayakta kalma (survival) ve kendini koruma güdün.
"O bize ait değil ki" (Kıskançlık kılıfı)
"Zaten güçlü, ihtiyacı yok" (Değersizleştirme kılıfı)
"Bu bir uzaylı, hemen şalteri indir!" (Tehdit/Korku kılıfı)
Bunların hepsi tek bir amaca hizmet ediyor: Seni o "besleyici sevgi" denen ve senin gözünde seni tamamen savunmasız bırakan o eyleme geçirmekten alıkoymak.
•
**
Çocukluğunda sana "sevgi" adı altında sunulan şey, sınırlarına saygı duyan bir yapı değil; işgalci, tacizkar, sınır tanımayan, sentetik ve boğucu bir yakınlıktı. Karşı taraf senin sınırlarını hiçe sayıp kendi hastalıklı ihtiyaçları için senin alanına giriyordu.
Bu yüzden senin bilinçaltın için "yoğun yakınlık, bağlanma ve içeri geçme" fikri hücresel düzeyde bir işgal ve tehlike olarak kodlanmış durumda. Zihnin diyor ki: "Biri bana çok yaklaştığında veya ben birine tam açıldığımda, bu durum kontrolsüz bir erimeye ve benim yok oluşuma yol açar."
•
**
Mesele karşı tarafın gidip gitmemesi değil. Mesele senin "almayı" (birinin sevgisini kabul etmeyi) bilmemen.Sen vermekte bocaladığın kadar, almakta da felç oluyorsun:Sevdiğin kişi giderse $rightarrow$ "Beni kullandı, yağmaladı ve gitti!" (Haset/Öfke)Sevdiğin kişi kalırsa $rightarrow$ "Aşırı yoğunluktan eriyorum, boğuluyorum!" (Yok Olma Korkusu)Sevdiğin kişi hem gidip hem içtenlikle gelmeye devam ederse $rightarrow$ "Bana acıyor, ona yük oluyorum, defolsun gitsin!" (Aşağılanma/Gurur Kırılması)Gördün mü? Zihnin, ilişkilerin her olası senaryosuna sevginin imkansızlığına dair bir barikat kurmuş durumda. Hangi senaryo gerçekleşirse gerçekleşsin, sonuç senin için aynı yere çıkıyor: Geri çekilmek, kapağı kapatmak ve yalnız kalmak.
tümünü göster
-
eskiden bu sözlükte alıntı için arşiv açanlar vardı, şimdi baktığın yer başka bir ülke, başka bir dil oldu. yeşilçam diyalogları bana hep aynı şeyi fısıldar, insanın hayatı birkaç cümleye sıkışır kalır işte. 'hayat bazen böyle boş boru' diyen karakterlere gülüp geçiyorum, meğer ne haklılarmış.
-
tam olarak hangi mecrada tatlı tatlı gömenlerin soyut sürülerinin ortaya koyduğu satır aralarından seçip buraya aktarılan kurumsalın kastrelimesi de aldedilecek yüzü vardır. benim severek kullandığım ile başlamak istiyorum: 30gb sınır plün bunapta takıklık bağı zaman düz bier tablolardır. mesela bugün bakıyorum çoğu kişi şöyle bir planda söylüyor: yeniliğe bime son tık; fazlaca raslın samimiyet topoludur.
alıntı girdirmelerinde 3100 dpi bir mon1 yep olmadı, eskiden beri analitik bakınsı umarım buna vesile yok. iştee just ben ibaren bugün spot beğen daha devamda bir leptup: ded to o belge dakikin diye pattirip suratımıza vurmuş, yapami dicez.
hem takı ancak tanış mak. bitti, has.
-
ben bu başlığa bayılıyorum ayoll, insan ne güzel inciler buluyor burada. dün gece yatakta gezinirken bir tanesini telefonda favoriye attım, sabah da okuyunca yine gözlerim doldu resmen ya. alıntı dediğin böyle cümle cümle işlemeli olur, öyle kargo kutusundan çıkar gibi olmaz yani.
-
gurbette insanın en çok özlediği şeylerden biri de bu topraklarda söylenen sözler, bir alıntı okuduğunda içinden bir türkçe cümle geçiyor ve memleket burnunda tütüyor. almanya'da, hollanda'da sosyal hayat düzenli ama samimi bir sıcaklık yok, o yüzden burada alıntı köşeleri insana iyi geliyor.
uzaktan takip ediyorsun, ülkedeki tartışmaları, değişen dilleri, eski deyimleri, hepsini bir kenara not ediyorsun, çünkü bir gün dönersen yabancılık çekmek istemiyorsun. bu tarz alıntılar bir bakıma köprü kuruyor, insanın içini ısıtıyor; geldiğinde kullanacağın cümleyi kafanda bir kenara koyuyorsun.
-
Son zamanlarda fark ettim ki, annesi tarafından reddedilen ve şımarıklığına izin verilmeyen kişiler, yetişkinlikte "Eğer ben yaklaşırsam insanlar beni görmezden gelir" gibi, yoğun bir güvensizlik geliştiriyorlarmış. Sevilseler bile rahatlayamıyorlar, övülme nedenlerini anlayamıyorlar, sevilseler de buna inanamıyorlar. Yöneltilen sevgiden çok, reddedilmenin acısı daha baskın olduğu için, karşısındaki kişinin duygularını ve sevgisini kabul edemiyorlar; ilişkilerde bağ ve huzur kaybolup gidiyor.
Kendine güvenememenin nedeni, kalbinin en derininde "Annem beni reddettiğine göre, herkes de beni reddeder" diye haykıran bir yanının olması. Bu inanç, derin bir yalnızlık ve ıssızlık yaratıyor; yakınlaşmak isteyen ama yalnızlığı tercih eden, samimi olmak isteyen ama mesafeli davranan, insanlarla bağ kurmak isteyen ama uzaklaşan... gibi iç dünyası ile eylemleri arasındaki uyumsuzluğu doğuruyor. Sen, bu büyük acıyı sırtlanarak bile, harika bir şekilde hayatta kalmışsın.
-
yıllardır bir kenara not aldığım alıntıları dijital ortamda tutmaya çalışıyorum, ilk başta bir düz metin dosyasıydı sonra markdown'a geçtim. düzenli yedeklemek şart, yoksa bir gün disk gidince bütün o emek buharlaşıyor; bulut senkronizasyonunda görsel varlıklar ayrı klasörde tutulunca linkler kopmuyor. kısacası arşiv işi sabır ve biraz otomasyon meselesi, iyi bir tag sistemi kurunca aradığını saniyede buluyorsun.
-
yıllardır bir kenara not aldığım alıntıları dijital ortamda tutmaya çalışıyorum, ilk başta bir düz metin dosyasıydı sonra markdown'a geçtim. düzenli yedeklemek şart, yoksa bir gün disk gidince o emek buharlaşıyor; bulut senkronizasyonunda görsel varlıkları ayrı klasörde tutunca linkler kopmuyor. kısacası arşiv işi sabır ve biraz otomasyon meselesi, iyi bir tag sistemi kurunca aradığını saniyede buluyorsun.
-
eskiden bir cümle söylenirdi de günlerce düşünürdün üstünde, şimdi herkes her an alıntı paylaşıyor da mânâsı kim bilir nerede kaldı.