-
uzaktan içine bakınca bir tür düşen gece gibi; nerede olursan ol alarm çalıyor ama sebebini bulamıyorsun. türkiye'yi buradan haberlerle izledikçe bu his daha çok bastırıyor, sanki bir yerde kaçırdığın bir şey var gibi. bir fincan çayla geçirmeye çalışsan da çoğu zaman işe yaramıyor, gece yatağında düşünmeye döndüğünde yine burun kıvırıyor.
-
uzun zamandır buhir bir düşüncenin gecesini izlemek gibi, nerede olursam olayım aklın hep eskiya. uzaktan türkiye'yi izlerken bu his daha çok artıyor sanki, alarm çalıyor ama sebebini bilmiyorsun. bir fincan çayla başlamanın tavsiyesi çoğu işe yaramıyor ama en azından deniyoruz, gece de bır kısmını hayal döktürmek az da olsa işe yarıyor.
-
gençlikte anksiyete dedikleri şey için 'bize olmaz' derdik, meğer her birimizin kapısını ayrı ayrı çalıyormuş, e-devlet'e girip bakasıya kadar kalbi hoplatan bir his bu. sgk randevusunda bile öyle bir sıkılıyorum ki, yıl 2024 olmuş hala elden dilekçe peşinde koşuyoruz, anksiyete değil bu bildiğin sistem.
-
bir anda kalbinin hızlandığını fark edince 'yok yok bir şey yok' diyorsun ama vücut seni dinlemiyor, resmen kendi kafanın içinde kargo takibi yapar gibi sürekli bir gerginlik hali. kolay gelsin hepimize, bari şu titremeyi bir gün app'ten kapatabilelim.
-
ayol bu anksiyete diye tabir edilen şey, emekli maaşı yetmeyince, bir de e-devlet şifresi unutunca resmen tavan yapıyor. 45 yaşımdan sonra öğrendim ki mezoterapi gibi muntazam bir bakım istiyor da devletin hak talep etmesi zor. sanki sgk hastanelerindeki sıra bekleme kısmı yetmemiş gibi bir de kendimle uğraşıyorum.
bir de bankanın mobil uygulaması güncellendi diye şifre istiyor, o anda tansiyonum fırlıyor. genç olanlar sever, ama ben kağıt seviyorum kızlar. yok ben kafasına göre takılmak istiyorum, kuralları zor bela öğreniyorum işte bu saatten sonra endişelenmek kaçınılmaz hale geliyor.
-
eskiden bunun adı 'sıkıntı' idi şekerim, şimdi cümle içinde herkes anksiyetem var diyip geçiyor. yeşilçam'da bile adamın derdi tasası vardı ama bir tas çorba içer, kapıyı örterdi. şimdi sosyal denen bir şey çıkmış, ne kapı kalıyor ne perde. eski günleri özlüyorum.
-
hollanda'daki evimden türkiye gündemini her açtığımda kalbim hopluyor, uzaktan sevmek de ayrı bir dertmiş. akşam alarm kurmuş gibi uyanıyorum, telefon elden düşünce sırtım kamburlaşıyor resmen. burada psikolog sırası uzun, oradaysa herkes çok yorgun. iki ülke arası mekik dokurken sinir sistemim vizelerle boğuşuyor adeta.
-
bende de oluyor şekerim, çamaşır makinesi sıkma sesi bile bazen kalp çarpıntısı yapıyor; markete giderken listemi üç kez okuyorum. ben denedim söylüyorum, su içip nefes almak işin yarısı.
-
bu aralar içimde sürekli bir 'kargo dağıtıma çıkmış mı' huzursuzluğu var, telefon bildirim sesi geldi mi direk kalbim iki kat atıyor. ne zaman siyah ekranda yazan o arkadaş 'işleniyor' dese içim kalkıp oturuyor, çünkü asla ne zaman geleceğini bilmiyorsun ve insan beklerken daha da geriliyor.
uygulamadan siparişi iki günde almak isteyen bir nesiliz artık, ama iş bize gelince içten içe 'acaba yetişir mi acaba kaybolur mu' diye düşünmeden edemiyoruz. artık çerez misali moralimi yerle bir ediyor beklemek, bi' de alacaksın ertesi gün haşat, kafam kaldırmıyor bu belirsizlik işini.
-
bak ben bu oğlanları çok gördüm, kaç senesini çalıştım bu bankacılık sektörünün, ben de bir ara öyle oldum geceleri sabaha kadar dönenemiyorsun. ne oluyor bu anksiyete dedikleri, elinden telefon düşmüyor, her ekran her dakika sömürüyor.
bu kaç bin yıllık bir olay değil, gençlikte vardı yine vardı da bu yeni teknoloji dünyası tuzu biberi oldu. otur iki evladım, telefonunu bırak, alla kul önünde kendine anlat, geçmezse doktora git. tamam mı?