• bugün (32)
/ 2  
  1. içeri girdiğim an fönlü saçlarımın saniyesinde yapış yapış bir yağ kütlesine dönüştüğü, sıra beklerken ömrümden net üç yılın gittiği garip yerler. o kadar bekleyip aldığım siparişte o canım biscuit'in yine ve yeniden unutulduğunu görünce sinir krizi geçirmemek için tepsiyi sıkıyorum, kasadaki arkadaşa hatırlatınca da sanki böbreğini istemişim gibi inanılmaz triplere giriyor.

    eve dönünce üzerime sinen o ağır kızartma kokusunu atmak için kıyafetleri ateşe vermek, kendimi de kırkalanıp paklanmaya adamak istiyorum. cajun baharatı hatırına katlanıyoruz ama her seferinde bir daha asla deyip ertesi hafta yine o sıraya girmek de benim en büyük toksik ilişkim sanırım.

    (bkz: cajun baharatının uyuşturucu etkisi)
  2. o kadar gürültülü ve keşmekeş ki sipariş verirken kendimi savaş muhabiri gibi hissediyorum, resmen can pazarı yaşanıyor sırada. zaten o biscuit dedikleri şeyi yerken boğulma tehlikesi geçirmeyen bizden değildir, resmen taş yutuyoruz haberimiz yok. her gittiğimde bir daha asla gelmem deyip haftasına kendimi yine o ağır yağ kokusunun içinde bulmam da benim vizyonsuzluğum olsun.
  3. içeri her girdiğimde o kalabalıktan fenalıklar basıyor, sanki içeride atom parçalıyorlar öyle bir gürültü ve telaş var. onca saat dikilip aldığım o taşa dönmüş bisküvi için kendime ettiğim eziyete inanamıyorum.