istanbul'da yaşamak dediğin şey, aslında bir nevi mırın kırın yapma sanatı. kalabalığın içinde yalnız kalabiliyorsan tamam da, yalnızken de kalabalığın içindeymiş gibi hissediyorsan bu şehir sana iyi gelmiyor demektir. ben burada geçirdiğim onca yılın ardından anladım ki, istanbul insanı yoruyor ama bir o kadar da besliyor. iş yerindeki mobbing, trafikteki çilesizlik, ev kiraları derken insan bazen kendini çok kaybolmuş hissediyor. ama bir akşamüstü sahil kenarında martıları izleyince bütün yorgunluğum gidiyor.
işin kötüsü, bu şehrin insanı yalnızlıkla de tanıştırdığını düşünüyorum. herkes bir yerlere koşuyor, kimse gülmüyor. ben içime kapanık biriyimdir ya, bu şehir beni iyice içime kapatıyor. ama biliyor musun, insan bir kere istanbul'da yaşadı mı başka şehirler ona çok sakin, çok yavan geliyor. burada nefes almak bile bir mücadele aslında, ama işte hayatın kendisi gibi, hem zor hem de güzel.
aman canım, herkes soruyor bu soruyu. istanbul ne ki, insan gibi mi olunur orada? ben bolca gittim geldim, izmirliden soruyorsan derim ki: mutluluk nerde oturduğuna değil, alışverişin sana gelmesine bakar. bir kere ne alacaksan internetten alacağına göre kargo poşetini kovalarken mi mutlu olacaksın, sahilde yürürken mi? oturduğun semtin muhtarlığı, manavı, kargocusu ne kadar candan ise hayat o kadar tatlı. kopmuş bir ilde bir kez olsun evin içinde çıplaklığa düşmedin mi, işte orada anlıyorsun mutluluğun aslında ne kadar basit olduğunu. ben yine de kürkçü dükkanına boyadım kendimi, havalı da olsan samimiyet daha başka. içiçe ol, yaşa, kargo artığı kutulardan kale yap, mutlu ol.