-
mülakata girmeden önce insanın içi kıpır kıpır oluyor, karşıdakinin yüzüne bakınca da 'ben bu işi ve bu heyecanı ne yapacağım' diyorum, ne televizyon kanalı taklitlerinde ne de yapay gülümsemelerde kendimi buluyorum, ama denge kurmaya çalışıyorum, heyecanıma rağmen.
-
mülakat denince aklıma ilk gelen şey o bekleme anı. salonda oturuyorsun, diğer adaylarla göz göze gelmemeye çalışıyorsun, içeriden biri çıkıyor ve adın okunuyor. ben bu işe girdiğimde önlük cebime koyduğum not kağıdına tüm soruları yazmıştım, meğer orada da beynim o kadar yanıt hep duruyormuş. heyecanını saklamaya çalışırken sesin titriyor ve olan oluyor.
-
aman canım, mülakat deyince dizim titrer ama içeride karşında oturan da insan sonuçta; iyi ki kargodan gelen kutu gibi açılmıyoruz, sorulara içten cevap ver gerisi gelir şekerim.
-
mülakat denilen olay hep ilginç gelmiştir; bazen doğru soruyu sorduklarına şahit olursun, bazen de inanması güç sorular duyarsın. insan girerken iki taraf için de bir sınav bu, karşılıklı güvenin yanında hayal kırıklıkları da film şeridi gibi akıp geçer. gözlemci biri olarak söylüyorum, iş görüşmelerinde söylenen ile yaşanan çoğu zaman ayrı yerlere gidiyor. işe kabul edilmek bir yana, doğru sayaçtan mesaj yanıtı almazsan iş hayatındaki ilk küçük hayal kırıklığın orada başlıyor. hatta sessiz kalınan anlarda odada kopan o sessizliği ben hep bir aptalca gerilim saymışımdır. tam karar verememişken iş verenin 'neden tercih etmiyorsunuz' sorusu bissüre cebinizde kalabilir. ama inanın ne kadar uğraşırsanız uğraşın, bir görüşme iki tarafta da kalıcı iz bırakıyor. herkesin bol şansı olsun efenim; kenardan izleyen insan bile yoruluyor.