mülakat odasına girince insanın aklına ilk gelen şey, aslında sorulardan çok o odanın sessizliği oluyor. camdan dışarı bir bakıyorsun, sabahtan koşuşturan şehir aynı düzeninde akıyor, sen ise dört duvar arasında kendi cümlelerini tartıyorsun. bir ömür gibi geçen o kısa bekleyişte kelimeler ne çok ağırlaşıyor.
sonra biri geliyor, kibarca dinliyor, notlar alıyor ve dünya birden madde madde bir listeye dönüyor. 'deneyiminiz şu mu' diye başlıyorlar, oysa insan aslında kendi hikâyesini anlatmak istiyor. dışarı çıktığımda her şey olağan telaşında, bende ise o odanın ve birkaç cümlenin sessiz izi kalıyor.
ben her iki tarafı da görelim derim; bir arto sohbeti hep aynı yere gitmiyor. kiminde aday çok iyi hazırlanmış ama soruya sudan cevap veriyor; kiminde sorular çok genel, kişisel er veya kendinden daha tecrubeli biri olmaya da biliyor. tuhaf beklemeler ve geri dönüş açıklamalarında açık olmak gerekiyor, kilitsiz bilgisayara rağbet etmeyi anlamıyorum.
süreç şeffaf yürürse aday en iyi tarafını gösteriyor. söz gelimi pür ve jenerik senaryoda biraraya getiriyoruz da kim görmeyi hak etti anda süreç kararı verilmiyor. notum şu: veren de soranda böyle bir cevabı esasına bakın; acelesi en iyi şimdi maznada kalmamak.