aslında sağlıklı beslenme dedikleri şey, son bir yıldır benim için nasıl bir duvar örülmesi gerektiğiyle ilgili oldu. iş yerinde yemek saatlerinde bana 'bunu yeme' diyenler oluyordu, ben de artık depresyona girmekten daha iyiydi diyerek battaniyeye sarılıp sadece bir parça avokado ve taze otla geçiştiriyordum öğünlerimi. meğer o kadar kırılgan bir iç denge varmış ki içimde, sağlıklı dedikleri şeylerin altında aslında bir kontrol tutkusu yatıyor. mesela bir gün migrenimden arkadaşların ısrarına dayanamayıp iki parça esmer çikolata yedim, on dakika sonra annemin telkinleri beynimde 'işte yine bozdun' diye yankılandı. mükemmeliyetçi bir beslenme biçimine yaslanmak, bazen sıradan bir havuç yemek kadar zor. işin kötüsü, bir noktadan sonra salata tabağı o kişinin kendisi haline geliyor, ki aynaya baktığında gördüğün şey sadece maydonoz yaprağı olursan kaybolman bir an meselesi. şimdi kendime 'ye, önemli olan ruhunu da doyurmak' diyerek bir kase sıcak çorba ve yanında bir dilim tam buğday ekmeğini öğreniyorum. madımak olsun, ama içten olsun.